İki dost

İki dost

“Hayır! Bunu onunla paylaşmalısın” diyordu bir ses. “Günlerce açlığı ve soğuğu paylaştığın gibi…”
Sonbahar yağmurlarının, yerini kuru ayazlara bıraktığı son birkaç haftada hayatının en zor günlerini yaşamıştı. Soğuk gecelerde sığınabileceği bir yer bulamamanın sıkıntısını çekiyor, açlıktan yorgun düşmüş bedenini taşımakta zorlanıyordu. İyice yaşlanmıştı. Karnını doyurabilmek için kimi zaman mahalledeki yardımsever insanlardan, kimi zamansa şehrin çıkışındaki çöplükten medet umuyordu. Bastıran soğukların etkisiyle hastalanmış, artık kapı kapı dolaşacak mecali kalmamıştı. Zabıtaların izin vermemesine rağmen büyük bir parkın içindeki üstü kapalı alanı mesken tutmuştu. Aç ve sefil bir halde arkadaşının gelmesini bekliyordu. Günlerdir boğazından hatırı sayılır tek bir lokma geçmemişti. Umutlarının tükenmeye yüz tuttuğu bir anda hiç tanımadığı birinin bıraktığı yemeği buldu sofrasında o gün. Zaten yemek seçecek durumda değildi ama önündeki tabakta da pek nadir bulabildiği güzellikte bir yemek duruyordu. İştahı öyle kabarmıştı ki hepsini bir çırpıda bitirebilirdi. Başını tabağa doğru uzatıp gözlerini yumarak içine çekti et kokusunu. Tam ilk lokmayı alacakken aklına önemli bir şey gelmiş gibi durdu. “Hayır! Bunu onunla paylaşmalısın” diyordu bir ses. “Günlerce açlığı ve soğuğu paylaştığın gibi…”
Bu sefil hayata yıllardır kendisi gibi kimsesiz olan can dostuyla birlikte katlanıyordu. Arkadaşı onu Gamsız diye çağırırdı hep. Bir şey yapılması gerektiğinde hep o yapar ama öğrendiği sıcak sığınakları ya da bulduğu yemekleri her defasında Gamsız’la paylaşırdı. En son iki gün önce görmüştü onu. En az kendisi kadar aç ve sefil olduğundan emindi. Çünkü bir şeyler bulduğunda mutlaka ona da getirirdi. Bu yemeği paylaştığında tam olarak doymayacaktı ama daha önce defalarca onun sayesinde karnını doyurmuş, hayatın tüm zorluklarına onun yardımları sayesinde katlanabilmişti, şimdi sadece kendisini düşünmek yakışmazdı ona. Tek başına yemekten vazgeçti ve on dakika geçmeden parkın öbür ucundaki bankların yanında buldu arkadaşını. Sığınacak daha emniyetli ve sıcak bir yer bulamadığında buradan denizi seyrederdi hep. Yiyecek bir şeylerle geldiğini görünce gülümsedi. Gamsız, yemeği önüne bırakıp:
-Bak ne getirdim sana. Bunları yedik mi en az iki gün acıkmayız, dedi.
Büyük bir iştahla yemeye başladılar. İkisinin de ağzından tek kelime çıkmıyordu. Tam doymasalar da iki gün aradan sonra midelerine bir şeyler indirmenin verdiği tokluk hissiyle uzanıp denizi seyretmeye başladılar.
-Benim midem bulanmaya başladı, hafiften de başım dönüyor, dedi arkadaşı.
-Tokluktandır. En son ne zaman böyle yemek yemiştin, miden alışkın değil tabi, diye takıldı Gamsız. Aslında onun da gözleri kararmaya başlamış ve bacaklarına yayılan uyuşukluğu hissedip karnına doğru çekmişti dizlerini. “Hızlı yemekten olmalı” diye düşündü.
Güneşin batmasına birkaç saat kala yavaş yavaş karardı önlerindeki deniz manzarası.
İki zabıtanın sesleri duyuluyordu akşamüstü parkta. Gamsız’ı kamyonete taşırken sordu biri:
-Bu parkta iki tane mi vardı? Bir daha gelmeyelim sonra.
Şaşkınlığı yüzünden okunan diğeri kokudan rahatsız olduğunu belli eden bir sesle cevap verdi:
-Ben sadece şu beyaz olanı gördüm bu sabah, diğer köpek yoktu ortalıkta. Hem parkın öbür ucunda vermiştim zehirli eti. Bir taşla iki kuş diye buna diyorlar herhalde.

Halil Çalışkan

Bu yazı Hikayeler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

İki dost için 2 cevap

  1. bir kisiye yeten iki kisiye de yeter der ki:

    Yazinin basinda “biri kopek biri insan” diye dusunmus hikayede konusmalar hasil olunca ikisinin de insan oldugu kanisina varmis, “nasil yani insanlari mi zehirliyorlar?”,”biri siyahi biri beyaz miymis?”, “Olay Turkiye’de gecmiyor mu?” diye sorarak sonuna varmis, sonunda da ikisinin de kopek olmasi gercegiyle sasirmis bir insan bunlari yazan.

  2. nurcan akçalı der ki:

    hikayelerin son paragrafları hep şaşırtıcı. amacınız bunu duymak değil mi?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir