Bir yazarın geyigrafisi

Bir yazarın geyigrafisi: Abidik Çayır’ın hayat hikâyesi

          Soğuk bir Aralık günü, sabaha karşı 03:55’te dünyaya geldi. Aslında doğumuna özel bir anlam yüklenmediği için kimsenin o saati hatırladığı filan yoktu, ama bu gerçeği örtbas etmek için, kendisi böyle söylemeyi tercih ediyordu. Adı bir nüfus memurunun azizliği sonucu, kayıtlara Abidik olarak geçmişti. Yıllar sonra yazdığı “Adımız başka olsa, bizi kimler çağırır” adlı kitabında bu isim öyküsünü tüm içtenliğiyle anlatmıştır.
Adından da soyadından da memnun değildi doğal olarak. Arkadaşları alay ediyor, öğretmenleri bile “Abidik Çayır, büyüyünce mera olursun artık” gibi klişe esprilerle soyadına göndermeler yapıyordu. Şöyle “Yahya Kemal Beyatlı” veya “Ali Ekrem Bolayır” gibi karizmatik bir isme sahip olmayı çok isterdi, ama dert değildi. O her halükarda büyük adam olacaktı. Biliyordu…
Nitekim bir gün matematik dersinde öğretmeni elini omzuna atıp “Evladım!” demişti:
-Senin adın da Abidik, benimkisi de…
“Tanrım! Büyük insanların kaderi bu kadar mı benzeşir?” diye geçirdi içinden. Bu tarihi anı kelimesi kelimesine yakalamak için öğretmenin dudaklarına bakıyordu:
-Ama Allaha şükür, benim en azından adam gibi bir soyadım var, diye devam etti öğretmeni. Yanlış duyduğunu sanarak devamını daha büyük bir dikkatle dinledi:
-O ne lan öyle? Çayır diye soyadı mı olurmuş evladım? Kusura bakma ama bu isimle senden bir cacık olmaz. Değiştir diyeceğim ama çok da önemli değil, zaten ebleh bir çocuğa benziyorsun.
Hayır! Böyle devam etmemeliydi bu replik, bir yanlışlık olmalıydı. Abidik Yılmaz hala konuşuyordu:
“Ha Abidik Çayır! Bu arada müsaitseniz hafta sonu size pikniğe gelelim” cümlesi son darbe olmuştu. Bu espriyle birlikte sınıfta patlayan kahkahalar küçük Abidik’in beyninde yankılanmıştı. Matematikteki başarısızlığını yıllar sonra bu matematik hocasını sevmemesine bağlayacaktı. Hatta “Beş kere beş yirmi, hayat buna değer mi?” adlı romanını matematikten intikam almak için yazdığı söylenmektedir. Aslında kafasının basmamasının da başarısızlığında etkisi büyüktü. Sadece matematikte değil tüm sayısal derslerde sınav kâğıdını okumak öğretmenleri için çok zahmetsiz oluyordu. “Gidiş yolundan hiç puan vermiyorsunuz” şeklindeki itirazlarına bir öğretmeni “Oğlum hiç gitmiyorsun ki gidiş yoluna puan vereyim” diye cevap vermişti. Haksız da sayılmazdı. Hiç işlem yapmadan mesela 1/8 gibi bir sonucu bulabildiğine öğretmenleri inandırmak zor oluyordu. Bir süre sonra matematiğin ilhamla yapılabilecek bir ders olmadığını anlayıp sözel derslere yöneldi. Türkçe kitabında gördüğü bir şiire şöyle bir göz attıktan sonra “Eğer bu şiirse ben kralını yazarım” diyerek, edebiyat dünyasına bu büyük yeteneği kazandıran ilk adımı atmıştı. Bir gün “Beğendiğiniz yerleri boş verin, lütfen sadece ve sadece acımasızca eleştirin” diye götürdüğü bir kompozisyonunu okuyan Türkçe öğretmeni “Oğlum yazmasan olmaz mı?” demişti. Olmazdı. Hepsi görecekti. O büyük bir yazar olacaktı günün birinde.
          Başarısız bir eğitim hayatından sonra adam yokluğundan bir devlet dairesinde memur olarak çalışmaya başladı. Yazmak her zaman hayatının bir parçasıydı. Eserlerini çocukları gibi görür üzerlerine titrerdi ama gerektiğinde beğenmediği bölümleri hiç acımadan silmeyi veya değiştirmeyi de bilirdi. “Babalar ve oğullar” adlı roman taslağını götürdüğü yayınevi editörünün “Bu isimde Turgenyev’e ait bir dünya klasiği var zaten, hiç duymadınız mı? Rica ederim özgün ve çarpıcı isimlerle gelin bana” demesi üzerine, oracıkta değiştirivermişti bu başyapıtının ismini: “Onun bunun çocukları”
İlk kitaplarını, daha doğrusu defterlerini kendi imkânlarıyla yayınladı.
Bu kitabımda aşkı anlattım dediği “Eşekler de sever, katırın günahı ne” adlı romanı beş satmış, bu nedenle edebiyat dünyasını yeterince derinden sarsamamıştır.
Yazarlığının ilk yıllarında, bazı şiirleri Almanca ve Fransızca’ya çevrilmiş, beğenilmeyince Türkçe’ye geri çevrilmiştir. Aslında Türkçe’de de güzel durmuyordu ama yazılmıştı bir kere. Bir röportajında şiir poetikasını açıklarken: “Bana göre şiir, aslında yanılsama ve sanılsamalarımızın devinip durduğu imgelem evrenimizden, ezoterik çıkarsamalar yapma kolaycılığına kaçmadan sanrılarımızla yüzleşme pahasına ve ayırdına vardığımız düşsel yaşanmışlığı yadsımadan, düşlevsel aforizmaların olanca kırılganlığıyla..” diye başlamış, bir türlü cümlenin sonunu getiremediği için komşunun çocuğu Berkcan’a verdiği bu röportaj sınıf panosunda yayınlanmamıştı.
          Yayınlansın diye yazdıklarını götürdüğü onlarca yayınevinden ret cevabı almasına rağmen ısrarla yazmaya devam ediyordu. Bir gün “Keser döner sap döner, ne zaman hesap döner?” adlı kitabında tüm detaylarıyla anlattığı bir olay sonucunda makûs talihi değişti. İlk şiir kitabı “Sefer tasımda kekremsi bulut tadı”nı “Söğüt dalındaki mandayı gördüm” adlı deneme kitabı izledi. “Rahvan giden Arap atı, yoruldun mu?” adlı ikinci şiir kitabıyla hak ettiğinin çok üzerinde bir üne kavuştu. Sonra “Az pilav üstü hüzün”ü yazdı. “Bayan Gilardes’in patikleri”ni yazdı. “Sus kendini dövdürmeden”i yazdı. Yazdıkça yazıyordu. “Dilime pelesenk olsan doya doya sövsem seni” adlı kitabı sansür kuruluna takıldığı için sadece korsan kitapçılarda satıldı. Bu romanından uyarlanan küfürler çocukların diline pelesenk olmuş, bu konudaki tenkitleri “Sanat hayattır, e hayat da kimi zaman küfürden bir çelenk değil midir?” diye cevaplayarak büyük sükse yapmıştır.
          “Rubini’yi geçmek ya da …” adlı kitabı için antin kuntin bir eleştirmen: “Yazar burada okuyucuya skolâstik paradigmaların ötesine sorgusal bağlamda bir dışavurum yapmakla kalmıyor, aynı zamanda başlığı yarım bırakarak okuru romana ortak ediyor ve ayırtsal dinamiklerini belirleme özgürlüğü tanıyor. Evet, tam olarak yaptığı şey bu ve yazınsal dünyada bir ilk, gerçekten olağanüstü.” demişti. Aslında yazar, ikinci kısmı bulamadığı için kitabın adını böyle yarım bırakmıştı ama bu açıklama da pek hoşuna gitmişti doğrusu.
          Bir genel yayın yönetmeninin “Bu işte ekmek var” şeklindeki yönlendirmesi üzerine kişisel gelişim konulu kitaplar yazmaya başladı. “Toros’unu satamayıp takasa giren bilge” adlı kişisel gelişim kitabı çok beğenilince bu kitabın devamı niteliğindeki “Takasa girince sakata gelen bilge” adlı kitabını yazdı. Yalnız ikinci kitap beklenen başarıyı yakalayamadı. Bu kitabı saygın bir üniversitede “Hızlı giden atın süratiyle, yere düşen dışkısının periyodu arasındaki pozitif korelasyon” adlı bir doktora tezine konu olmuş, eleştirmenler tarafından ise “Abidik Çayır’ın kendini inkar ettiği, para kazanma kaygısıyla yazılmış, kolaycı bir yapıt” şeklinde eleştirilmişti. Eleştirmenler pek umurunda değildi ama bu son başarısızlığı geniş okur kitlelerinde de bir hayal kırıklığı oluşturmuş, önceki eserlerinin bile sorgulanmasına yol açmıştı. En çok da Berkcan’ın “Abidik amca senin şiirlerin dandik, romanların da tırt” demesine içerlemiş, tüm bu eleştirilere cevap niteliğindeki “Ben yazdım güzel oldu, kitap benim kime ne” adlı manifestosunu yazmaya başlamıştır. Halkın, aydınlarına karşı bu nankör tavırları onu “sanat toplum içindir” felsefesinden “sanat sanat içindir, sanat halkın neyine” görüşüne taşımıştır. Şimdi “Yedi kardeşler” kıraathanesinde emekliliğin tadını çıkarırken son kitabını tamamlamaya çalışmakta ve bütün büyük yazarlar gibi “Tüm eserleri”nin yeniden basılması için bir banka yayınevinden teklif gelmesini beklemektedir. Bunun yanı sıra, okurlarına kırgın olsa da kendisini takip edebilmelerini sağlamak ve yeni eser ilhamlarını tüm dünyayla paylaşmak için bir twitter hesabı açmış, 140 karakteri geçmeden yazılabilecek en çarpıcı, en hoyrat “tweet”ler üzerine kafa yormaktadır.

*Bu biyografi Halil Çalışkan’ın “İz bırakanlar” yazı dizisinden alıntıdır…

Abidik Çayır’ın Eserleri:

“Adımız başka olsa bizi kimler çağırır” (Anı)
“Beş kere beş yirmi, hayat buna değer mi?” (Roman)
“Onun bunun çocukları” (Roman)
“Eşekler de sever, katırın günahı ne” (Roman)
“Keser döner sap döner, ne zaman hesap döner” (Anı)
“Sefer tasımda kekremsi bulut tadı” (Şiir)
“Söğüt dalındaki mandayı gördüm” (Felsefe)
“Rahvan giden Arap atı, yoruldun mu?” (Şiir)
“Az pilav üstü hüzün” (Hikâye)
“Bayan Gilardes’in patikleri” (Hikâye)
“Sus kendini dövdürmeden” (Roman)
“Dilime pelesenk olsan doya doya sövsem seni” (Deneme)
“Rubini’yi geçmek ya da …” (Deneme)
“Torosunu satamayıp takasa giren bilge” (Kişisel Gelişim)
“Takasa girince sakata gelen bilge” (Kişisel Gelişim)
“Dağa küsmüş tavşanların alınganlık sorunsalı” (Psikoloji)
“İçli köftedeki kayıp yüzüğün şifresi” (Masonlar üzerine bir araştırma)
“Unutulsun cemaziyelevvelimiz” (Roman-Toplumsal bir başkaldırı)
“Yüzbirinci yolu bulmanın yüz yolu” (Kişisel Gelişim)
“Söğüt dalındaki manda beni gördü mü?” (Felsefe)

Bu yazı Kategorilenmemiş, Yazılar kategorisine gönderilmiş ve , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir yazarın geyigrafisi için 5 cevap

  1. emre der ki:

    geyik muhabbetini özlemişim, uzaktan da olsa bu yazıyla hasret giderdim, bu arada nerden bulabiliriz bu kitapları:) Takasa girince sakata gelen bilge, puhahaa

  2. serkan der ki:

    üç kere okudum hala gülüyorum. deli demesinler diye yan masadakilere de okuttum birlikte yarılıyoruz. süperdi.. abidik çayır fan club :)

  3. mert der ki:

    tebrikler. dans etmişsin kelimelerle. bir halk deyişi bu kadar mı bilimsel ifade edilir : ) atın süratiyle yere düşen dışkısının periyodu arasındaki pozitif korelasyon cümlesi için türk dil kurumu onur ödülüne aday gösteriyorum, o olmazsa türk geyik kurumu onur ödülü veririz:))

  4. Ali Azak der ki:

    İnce zekâ ürünü ve akıcı bir çalışma olmuş emeğine sağlık.

  5. erdem der ki:

    kitap adlarına bayıldım, bunlar yayınlansa sırf ismiyle yok satar:) bu arada kimdir bu abidik çayır, ya da kimlerdir?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir